STDP kapsamında hibe desteği alan kurumlardan biri olan Engelsiz Yaşam Derneği’nin yürüttüğü proje ile iklim değişikliğine bağlı afet koşullarında engelli kadınların cinsel sağlık ve üreme sağlığı hizmetlerine erişiminde karşılaştıkları çok katmanlı yapısal eşitsizlikleri görünür kılmayı ve bu alanda hak temelli, erişilebilir ve kapsayıcı bir müdahale modeli geliştirmeyi hedefliyor. İzmir’in afet riski yüksek merkez ilçelerinde yaşayan fiziksel, işitme ve görme engelli kadınların deneyimleri, ayrıştırılmış niteliksel ve niceliksel verilerle analiz edilecek eşitsizlik haritası, çözüm önerileri kitapçığı ve savunuculuk çalışmaları gibi çıktılar üretilecek.

Biz de Engelsiz Yaşam Derneği ile erişilebilir bir araştırma sürecinin nasıl planlanabileceği ve farklı engel gruplarıyla kapsayıcı bir araştırmanın nasıl yürütülebileceği üzerine bir röportaj gerçekleştirdik. Bu deneyimin, benzer çalışmalar yürüten diğer STÖ’ler için yol gösterici ve farkındalık artırıcı olacağını düşünüyoruz.


1-Kısaca bu çalışmadan ve neden böyle bir araştırmaya ihtiyaç duyduğunuzdan bahseder misin?

Çalışmayı tasarlarken öncelikle içinde bulunduğumuz bağlamı doğru okumaya çalıştık. Artık düzenli ve öngörülebilir bir iklim yapısından, düzensizleşen ve aşırı hava olaylarının sıklaştığı bir iklim rejimine geçiş yaşıyoruz. İzmir özelinde mesele yalnızca “yağışın artması” değil; yağışın dönemsel olarak yoğunlaşması, kısa sürede aşırı miktarda düşmesi ve buna eşlik eden altyapı yetersizliklerinin kentsel taşkın ve sel riskini büyütmesi. Aynı zamanda başka dönemlerde kuraklık ve su güvencesizliği yaşanabiliyor. Yani iklim krizi; düzenli mevsimsel döngülerin bozulması, öngörülemezlik ve aşırılaşma üzerinden kendini gösteriyor.

Bu düzensizlik bir yandan aşırı sıcak hava dalgaları ve su kesintileri yaratırken, diğer yandan ani ve şiddetli yağışlarla altyapıyı zorlayan taşkınlara yol açabiliyor. Özellikle düşük kotlu mahallelerde, dere yataklarına yakın alanlarda ve altyapı yatırımı yetersiz bölgelerde bu durum doğrudan yaşam alanlarını etkiliyor. Engelli kadınlar açısından bu yalnızca çevresel bir risk değil; sağlık hizmetlerine erişimin kesintiye uğraması, hijyen koşullarının bozulması ve güvenli yaşam alanlarının daralması anlamına geliyor.

Cinsel sağlık ve üreme sağlığı perspektifinden baktığımızda bu tablo çok somut sonuçlar üretiyor:

  • Sağlık merkezlerine ulaşımın kesilmesi,
  • Toplu taşımanın aksaması,
  • Su baskınları ve su kesintileri nedeniyle hijyen koşullarının bozulması,
  • Elektrik kesintileri nedeniyle dijital randevu ve bilgi sistemlerine erişimin zorlaşması,
  • Adet hijyeni ve kontraseptif yöntemlere erişimde kesintiler.
  • Aşırı sıcak ve yağışlı havalarda eko-anksiyetenin artması ve ruhsal iyilik halinin olumsuz etkilenmesi,

İklim krizi artık yalnızca çevresel bir mesele değil; suya erişimden enerjiye, barınmadan sağlık hizmetlerinin sürekliliğine kadar temel hak alanlarını doğrudan etkileyen çok katmanlı bir kriz. Özellikle İzmir gibi hem deprem riski yüksek hem de aşırı sıcak hava dalgaları, kuraklık ve dönemsel aşırı yağışlara maruz kalan kentlerde bu etkiler daha görünür hale geliyor.

Biz bu nedenle projeyi yalnızca afet sonrası müdahaleye odaklanan bir çalışma olarak değil; iklimin düzensizleşmesiyle birlikte oluşan yapısal kırılganlıkları analiz eden hak temelli bir bağlam çalışması olarak kurguladık. 1–20 Aralık 2025 tarihleri arasında İzmir’in farklı ilçelerinde 100 engelli kadınla nicel veri topladık ve 10 kadınla derinlemesine görüşmeler gerçekleştirdik. Bulgular, aşırı hava olaylarının ve su güvencesizliğinin engelli kadınların CSÜS hizmetlerine erişimini hem fiziksel hem de kurumsal düzeyde kırılganlaştırdığını gösterdi.

Yaptığımız araştırma sonucunda üç temel kırılganlık alanının netleştiğini gördük:

Birincisi: Su ve hijyen güvencesizliği.
Kuraklık ve su kesintileri kadar, sel sonrası kirli su ve altyapı hasarı da hijyen koşullarını bozuyor. Adet hijyeni, genital enfeksiyon riski ve gebelik takibi açısından bu durum ciddi bir hak sorunu yaratıyor.

İkincisi: Sağlık hizmetlerinin sürekliliği ve erişilebilirlik sorunu.
Aşırı sıcaklar, ulaşım kesintileri, taşkınlar ve altyapı hasarı; zaten erişilebilir olmayan sağlık sistemlerini tamamen işlevsiz hale getirebiliyor. Fiziksel erişim, iletişim ve dijital sistemlere erişim birlikte kırılganlaşıyor.

Üçüncüsü: Yönetişim ve politika boşluğu.
Yerel iklim eylem planlarında ve afet politikalarında engelli kadınların CSÜS ihtiyaçları sistematik biçimde yer almıyor. Bu nedenle bu ihtiyaçlar kriz anında görünmez kalıyor.

Bu noktada araştırmayı yalnızca veri üretmekle sınırlamadık; yerel gösterge seti ve politika belgeleri de geliştirdik. Amacımız, iklim krizini soyut bir çevre meselesi olarak değil; ölçülebilir, izlenebilir ve politika düzeyinde dönüştürülebilir bir hak meselesi olarak ortaya koymaktı.

Özetle; dönemsel olarak yoğunlaşan yağışlar, ani ve aşırı hava olayları, kuraklık, su kesintileri ve altyapı yetersizlikleri birlikte düşünüldüğünde, iklim krizi engelli kadınlar açısından sağlık hakkını doğrudan etkileyen bir eşitsizlik üretim mekanizmasına dönüşmüş durumda. Biz bu mekanizmayı görünür kılmak ve yerel politika süreçlerine entegre edilebilir somut öneriler geliştirmek için bu araştırmayı yürüttük.

2-Erişilebilir bir araştırma yaparken karşılaştığınız zorluklar nelerdi? (iletişim, güven, zaman, yöntem vb.) Bu zorlukları aşmak için neleri, nasıl değiştirdiniz? 

Öncelikle iletişim boyutunda farklı engel türlerine göre değişen ihtiyaçlar söz konusuydu. İşitme engelli katılımcılar için işaret dili desteği gereksinimi, görme engelli kadınlar için formun sözlü ve anlaşılır biçimde aktarılması, fiziksel engelli kadınlar için görüşme mekânının erişilebilirliği gibi konular araştırma süresini ve organizasyon yükünü ciddi biçimde artırdı. Tek tip bir anket uygulaması mümkün değildi; yöntemi katılımcıya göre uyarlamak zorundaydık.

İkinci önemli zorluk güven meselesiydi. Cinsel sağlık ve üreme sağlığı, mahrem bir alan. Buna bir de afet deneyimi, hijyen, şiddet riski gibi başlıklar eklendiğinde kadınların ilk anda temkinli yaklaşması çok anlaşılırdı. Özellikle daha önce sağlık kurumlarında olumsuz deneyim yaşamış kadınlar için “yine bir araştırma” fikri başta mesafeyle karşılandı. Bu noktada araştırmayı yalnızca veri toplama süreci olarak değil, bir hak bilgilendirme ve güven inşa süreci olarak yürüttük. Araştırmanın amacını, verilerin nasıl korunacağını, hiçbir bireysel değerlendirmenin yapılmayacağını açık biçimde anlattık. KVKK ve anonimlik ilkelerini özellikle vurguladık.

Üçüncü zorluk zaman ve saha planlamasıydı. Görüşmeler standart anket süresinin ötesine geçti. Refakatçi ihtiyacı olan katılımcılarla randevu planlamak, işaret dili tercümanı organize etmek, farklı ilçelerde erişilebilir mekân bulmak ciddi bir koordinasyon gerektirdi. Bu nedenle takvimimizi esnettik; nicel veri toplama sürecini hız odaklı değil, erişilebilirlik odaklı kurguladık. Nitekim 1–20 Aralık 2025 tarihleri arasında yürüttüğümüz saha çalışmasında 100 kadınla nicel, 10 kadınla nitel görüşme yaparken bu esnek planlama yaklaşımını benimsedik 

Bir diğer zorluk yöntemsel uyarlama gerekliliğiydi. Başlangıçta tasarladığımız bazı soru ifadelerinin teknik ve soyut kaldığını sahada fark ettik. İklim değişikliği, risk algısı gibi kavramları daha gündelik bir dile uyarladık. Anketi yalnızca veri üretmek için değil, katılımcının kendini rahat ifade edebileceği bir diyalog alanına dönüştürdük. Nicel ve nitel veri setlerini birlikte kurgulamamızın nedeni de buydu.

Ayrıca bazı kadınlar için çevrim içi form daha güvenli bir alan sunarken, bazıları yüz yüze görüşmeyi tercih etti. Bu nedenle veri toplama yöntemini tek kanallı değil, hibrit biçimde yürüttük. Yüz yüze, tercüman destekli ve gerektiğinde refakatçi eşliğinde görüşme seçeneklerini açık tuttuk.

Özetle en büyük zorluk, standart bir araştırma mantığıyla ilerleyememekti. Ama aslında bu bizim için bir zorluk değil, yöntemi dönüştüren bir öğrenme süreci oldu. Hızı düşürdük, dili sadeleştirdik, mekânı ve zamanı katılımcıya göre uyarladık. Erişilebilirliği “ek bir düzenleme” değil, araştırmanın ana tasarım ilkesi haline getirdik.

3-Ulaştığınız farklı engel gruplarıyla (işitme, görme, fiziksel vb.) çalışırken nasıl erişilebilir yöntemler kullandınız? 

İşitme engelli kadınlarla çalışırken en temel unsur iletişim erişilebilirliğiydi. İşaret dili tercümanı desteği sağladık ve görüşme öncesinde soruların sadeleştirilmiş yazılı versiyonlarını paylaştık. Görme engelli kadınlarla çalışırken soruları birebir okuyup açıklayarak ilerledik; gerektiğinde kavramları somut örneklerle yeniden ifade ettik. Çevrim içi katılım sağlamak isteyenler için ekran okuyucu uyumlu formlar tercih ettik. Fiziksel engelli kadınlarla görüşmelerde mekânsal erişilebilirlik belirleyici oldu. Ulaşımın zor olduğu dönemlerde çevrim içi seçenek sunduk. Birden fazla engel türü olan ya da refakatçi desteğine ihtiyaç duyan kadınlar için görüşme formatını daha da esnekleştirdik. Refakatçi yalnızca kadının talebi doğrultusunda sürece dahil edildi; karar alma ve yanıt verme sürecinin kadının kendisine ait olmasına özellikle dikkat ettik.

4-İşaret dili tercümanı ve/veya kolaylaştırıcılarla çalışmak süreci nasıl etkiledi? Katılım ve veri toplama açısından nasıl bir fark yarattı?

Öncelikle şunu net gördük: İşaret dili tercümanı olmadan işitme engelli kadınlarla eşit ve derinlikli bir veri üretmek mümkün değil. Yazılı iletişim her zaman yeterli olmuyor; özellikle cinsel sağlık ve üreme sağlığı gibi kavramların teknik boyutu düşünüldüğünde yanlış anlaşılma riski yüksek. Tercüman desteği sayesinde kavramların doğru aktarımı sağlandı, karşılıklı güven arttı ve görüşmeler yüzeysel kalmadı. Ancak bu süreç aynı zamanda yeni bir hassasiyet gerektirdi. CSÜS konuları mahrem olduğu için bazı katılımcılar üçüncü bir kişinin (tercümanın) ortamda bulunmasını başta zorlayıcı buldu. Bu nedenle her görüşme öncesinde tercih hakkını katılımcıya bıraktık. İsteyen kadınlarla yazılı ve birebir iletişimle ilerledik; isteyenlerle tercüman eşliğinde çalıştık. Bu esneklik katılım oranını artırdı. Kolaylaştırıcıların katkısı ise özellikle güven ve ritim açısından belirleyici oldu. Engelli kadınlarla daha önce sahada çalışmış, hak temelli yaklaşımı bilen kolaylaştırıcılarla ilerlemek görüşmelerin atmosferini değiştirdi. Kadınlar kendilerini bir “anket sürecinde” değil, deneyimlerini paylaşabilecekleri güvenli bir alanda hissetti. Bu da yanıtların daha açık, daha deneyim odaklı ve daha derin olmasını sağladı. Bu süreçte kendisi de bir engelli kadın olan İzmir Kent Konseyi Engelli Meclisi Başkanı Şirince Süzek’in önemli kolaylaştırıcı rolü olduğunu belirtmek isterim.

5-Kadınların araştırmaya katılımı ve kendilerini ifade etme biçimleri hakkında gözlemleriniz neler?

Sahada gözlemlediğimiz en önemli noktalardan biri, kadınların araştırmaya yalnızca deneyim aktarmak için değil, görünmeyen bir sorunu görünür kılma isteğiyle katıldıklarıydı. Başlangıçta özellikle cinsel sağlık ve üreme sağlığı gibi mahrem konularda temkinli bir yaklaşım vardı. Ancak araştırmanın amacını, verilerin anonim kullanılacağını ve bu çalışmanın politika süreçlerine katkı sunmayı hedeflediğini net biçimde paylaştığımızda güven oluştu ve ifade biçimleri belirgin şekilde derinleşti.

Hazırbulunuşluk düzeyi açısından farklılıklar gözlemledik. İklim değişikliği kavramı bazı kadınlar için soyut kalırken, aşırı sıcaklar, su kesintileri, taşkınlar ya da ulaşımın aksaması gibi somut deneyimler üzerinden konu çok daha net ifade edildi. Yani farkındalık, akademik kavramlar üzerinden değil, gündelik yaşam pratikleri üzerinden şekilleniyordu. Özellikle afet deneyimi yaşamış kadınların risk algısı ve hazırlık bilinci daha yüksekti; buna karşın kurumsal mekanizmalar konusunda bilgi düzeyinin sınırlı olduğu görüldü.

Cinsel sağlık ve üreme sağlığı alanında da benzer bir tablo vardı. Temel ihtiyaçlar ve deneyimler açıkça ifade edilirken, hak temelli çerçeve ve hizmet sistemlerinin işleyişine dair bilgi düzeyinin daha düşük olduğu gözlemlendi. Ancak güvenli bir ortam sağlandığında kadınlar yalnızca yaşadıkları güçlükleri değil, bu güçlüklerin yapısal nedenlerini de tarif etmeye başladılar. Bu, araştırmanın katılımcı bir diyalog alanına dönüşmesini sağladı.

Özetle; kadınların katılımı yüksekti ancak ifade biçimleri güven, erişilebilirlik ve açıklık düzeyiyle doğrudan ilişkiliydi. Hazırbulunuşluk ve farkındalık düzeyi farklılık gösterse de, uygun yöntem ve güvenli ortam sağlandığında deneyimler güçlü bir hak söylemine dönüştü. Bu da araştırmanın en önemli kazanımlarından biri oldu.

6-Benzer bir erişilebilir araştırma yapmak isteyen kurumlara öneriniz ne olurdu?

İlk önerim şu olabilir: Erişilebilirliği sonradan eklenen bir düzenleme olarak değil, araştırma tasarımının kurucu ilkesi olarak ele alınmalı. Eğer yöntem en başta kapsayıcı kurgulanmazsa, sahada yapılan düzeltmeler çoğu zaman yüzeysel kalıyor. İkinci olarak, tek tip bir veri toplama modeliyle ilerlememek gerekiyor. Farklı engel gruplarının iletişim, zaman ve mekân ihtiyaçları farklıdır. Yüz yüze, çevrim içi, tercüman destekli ya da refakatçi eşliğinde görüşme gibi seçenekleri baştan planlamak katılımı ciddi biçimde artırıyor. Hız odaklı değil, erişilebilirlik odaklı bir takvim yapmak önemli. Üçüncü önerim güven inşasını sürecin merkezine koymaları olur. Özellikle cinsel sağlık, şiddet, afet deneyimi gibi hassas konularda kadınlar önce güvenmek istiyor. Verinin nasıl korunacağını, anonimlik ilkesini ve çalışmanın neye hizmet edeceğini açıkça anlatmak katılımın niteliğini değiştiriyor. Araştırma, katılımcının kendini sorguya çekilmiş değil, dinlenmiş hissettiği bir alan olmalı. Ayrıca dili sadeleştirmek kritik önemde olduğunu düşünüyorum. İklim değişikliği gibi yapısal bir alanda kavramları teknik çerçevede bırakmak yerine gündelik yaşam örnekleriyle açıklamak hem farkındalığı hem veri kalitesini artırıyor. TAPV tarafından desteklenen projemiz kapsamında erişilebilir araştırma yöntemlerinin önemli olduğunu, aslında araştırma ve veri toplama çalışmalarında engelliliğin eklenti yerine ana akımlaştırma yaklaşımının önemli olduğunu biliyorduk ancak saha da daha net bir şekilde gördük.

Özetle, iklim krizini çevresel bir başlık olarak değil, eşitsizlik üretim mekanizması olarak ele almak gerektiğini net bir şekilde görmüş olduk. Kesişimsellik olgusu bu alanda somut bir olgu olarak karşımızda duruyor. Dönemsel kuraklık, su kesintileri, aşırı hava olayları, altyapı yetersizlikleri… Bunların tamamı sağlık hakkını, özellikle de engelli kadınların cinsel sağlık ve üreme sağlığına erişimini doğrudan ve dolaylı yoldan etkiliyor. Bu yüzden politika tasarımında katılım mekanizmalarını güçlendirmek, erişilebilirliği ve temsil hakkını kurumsallaştırmak en kritik adım olduğuna inanıyorum. Veri ve kanıta dayalı daha çok çıktı üreterek politika süreçlerine anlamlı katılımın yolunun açılacağını umut ediyoruz. Fırsat verdiğiniz için çok teşekkür ederiz.